GÜL VE ZÜLFİKAR By: Vatan24 Date: April 20, 2008, 03:02
Gül, Hz. Muhammed’i, Zülfikar ise İmam Ali’yi sembolize eder. “Gül yüzlü Muhammed” derler ya.. İşte gül yüzlü Muhammed ile aşkın sembolü, eli zülfikarlı İmam Ali’nin ummanına gideceğiz. O ummandan, o dupduru sudan doyasıya içeceğiz. İçip kanacağız, aşk sarhoşu olup o dipsiz bucaksız suda yüzeceğiz…yüzeceğiz..
Bülbül ne yatarsın kalk figan eyle
Çığrışıp ötmenin zamanı şimdi
Kırmızı gül yeşil yaprakta bitti
Devşirip kokmanın zamanı şimdi.
…
Karaca Ahmet’im demi sür doğru
Eridi kalmadı dağların karı
Şah’ım karşısına almış Kamberi
Muhabbet etmenin zamanı şimdi.
(Karaca Ahmet Sultan)
Yüzmesini bilenlere umman dosttur, yoksa boğulup gidersiniz..
Bir elimizde gül diğer elimizde Zülfikar ve yüzmesini bilenlerle çıktık yola…Yol aydınlık, ışıklı…Karanlıkları delmişte gelmiş.. Öyle bir gelmiş ki “Yol Cümleden Ulu Olmuş,” nice başlar o yolda kesilmiş ama soran olmamış..
Ali ile Muhammed’in birleşiminden, Muhammed – Ali yolu çıkar.. Ali ile Muhammed’den de Hakk vasıl olur. Hakk - Muhammed – Ali olur. Hakk – Muhammed – Ali’den de Alevilik zuhur eder.. Ve o zuhur da tevhid olur yani, “vahdet-i vücut” olup arş-ı kürsü kapsar. Bu kapsamdan da bilinç birikimi ile “irfaniyet” yani “insan-ı kamil”lik hasıl olur. İnsan-ı Kamil bütün iyilikleri üzerinde toplayan ve secde edilen insanın en yücelmişidir.
O, dere iken ırmak, ırmak iken derya, derya iken Ummanlaşıp okyanus derinliklerindedir. Dedik ya; “Bu yol demirden leblebi, ateşten gömlektir.” Ummanda isim ve sıfat yok.. Teklik var.. “Lâ mevcuda illâllâh” var. Her şey “O” olmuştur..
……
Aşkımın temeli sen bir alemsin
Sevgi muhabbet dilde kelamsın
Merhabasın dosttan gelen selamsın
Duyarak alırım sen varsın orda.
…
Hû çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın orda.
(Aşık Veysel)
Geliniz bu yüce ummana dalalım; Bu ummanda kim Müslüman, kim Hıristiyan, kim Budist, kim Alevi, kim Sünni, kim Şafii sorusuna yer yok. Sorarsanız bölüneceğinizden Ummanlık sevdasından vazgeçmeniz gerekecektir. Bu ayrılıkların birleşiminden umman olmamış mıdır?
Herkes kendi gönlündeki aşka yolculuk edecektir. Herkes kendi gönlünde ki Tanrı’ya doğru uçacaktır. Ummana gelen dereler, ırmaklar, deryalar ayrı – ayrı yollardan gelmemişler midir? Gelip bir olmamışlar mıdır? Artık ayrılığın sözümü olur.
Bırakınız, dokunmayınız, madem ki bir olana koşuyorlar.. Varsın geliş yolları ayrı ayrı olsun..
“İnsan benim sırrımdır” (Hadis) O sırrı kim çözebilmiş ki, O sırrı kim bilebilmiş ki!
Onca su nasıl derya oldu, nasıl kavgasız, şiddetsiz, menfaatsiz, kardeşçe, barış içinde yüzyıllardır, bin yıllardır birlik olabil di? Ve o birlik hiç bozulmadı. Akıl mı erer dedik erenlerin sırrına… Aklımızın erdikleriyle yetinelim ve dönelim yolculuğumuza; Yeryüzünün halifesi olan insan; Tanrı’ya elest bezminde ikrar vererek yeryüzüne geldi. Ve geldiği yere de sultan oldu. Bu sultan, sultan olabilmesi içinde; kuşkulardan, korkulardan, karanlıklardan, güvensizlikten, bunalımlardan kurtularak aydınlığa, güvenliğe, düşünce ve duygu sağlamlığına, güzelliğe, olgunluğa, gerçek ışığa, bilgi ve bilime taşımaya, üstünlüğünü ve yani sultanlığının sırrını keşfetmesini aradı. Bunları ne ile arayacaktı? Akılla…. Öyle ya o ortak aklın yani, “Külli aklın” bir parçası değil miydik? Akıl nur değil midir?
Anadolu’nun ser çeşmesi eli Zülfikarlı Ali’den, eli gül’lü velisi Hacı Bektaş’ımız; “Akıl dört türlü nurdandır. Evvel, ay nurundan, ikinci, gün nurundan, üçüncü, sıdratu’l münteha nurundan, dördüncü, arş nurundan” diyerek aklın sultanlığını göstermiştir. “Öyleyse o sultan gönül içinde rahat etmesi lazımdır. Bunca ululuk, bunca sultanlık, bunca nur, bunca keramet kim verdi? Yüce tanrı verdi,” der.
Dört kapı, kırk makam’ın sonu “kamil insan” bedenleşmesinde ki varlık birlik olmadı mı? Öyleyse fani olana değil: baki olana yönelmek gerekiyor.
Hazreti Peygamberimizin buyurduğu gibi: “Ölmeden önce ölüp, yeni yaşamda dirilmek,” yani, “yeni”yi “yepyeni yapmak” ve eski yaşamda ölmektir. Yepyeni yaşamda dirilmekte; baki olanda ölümsüzleşmektir.
Bir insan, dışını karartıp, içini aydınlatan veya dışını aydınlatıp içini karartarak değil, içini ve dışını aydınlatarak içi ve dışı aydın biri olmalıdır. “Benliğinden geçerek” gerçek benliğine ulaşmalı ve orada kişilik ve kimliğini bulmalıdır. Gerçeğin peşine düşerek yaşama sevincini bulmalıdır. Amaç, hakikat bahrinde, marifet ilminde yüzebilmektir. İman ile küfrü bir potada eritebilmektir. İlm-i kaal’den İlm-i hale (Boş sözlerden, hal bilgisine) geçmektir. Çünkü, insan sözüyle değil eylem ve davranışlarıyla önemlidir. Şekil ve boş kalıp değildir. Şekil ve şölen de vahdet’e (Birlik) taşımaz. Hep kesrette (çokluk) kalır.
Asıl olan yaratılan da güzellik görüp sevmek, temizliği “asıl mabet” dediğimiz gönle doldurabilmektir. Çünkü gönül gerçek Kabe’dir, sultanı yani asıl sahibi ise ona ruh ve suret verendir. öyleyse oraya temizliği doldurmaktır. Ve oranın kapısı da herkese açık olmalıdır. Yetmiş iki milleti kucaklayabilmelidir. Herkes “bir”den gelmiş ve yine o “bir”e dönecektir. Öyleyse hakikatin tekeli kimsenin elinde olmamalıdır. Yaratılmış bütün varlıklara tek tip elbise, tek tip inanç yüklemenin akıl ve mantıkla bağdaşmayacaktır. Bunun istemi Allah’ın ilahi nizamına karşı gelmektir. Deryalar varken ve amaçta buraya ulaşmaksa derelere, çaylara, ırmaklara ne gerek var diyebilir miyiz?
Elestü bezmine postu serenler
Lafza bakmamışlar mana demişler
Uykudan uyanıp sırra erenler
Bu fani aleme rüya demişler.
Ateşler sarınca damı saçağı
Mecnundur neylesin evi ocağı
Çöllerin bulunmaz ucu bucağı
O sonsuz ellere sevda demişler
Hakikat nurudur gönülde yandı
Erenler bezminde çerağlar uyandı
Yana yana içen bu nura kandı
Arifler bu aşka sahba demişler
Hilkat mabedimiz aşk ayinimiz
Eflaki inletir her eninimiz
Nihat ancak budur bizim dinimiz
Bizlere aşık-ı şeyda demişler.
(Nihat)Muhammed – Ali’nin ummanı ne kadar da derinmiş, kulaç atmak yetmiyor. Korkusuz olmak için sevda seli gerekiyor. Bu yol da sevdalı olmak gerek ki seçkin olabilesin. Seçkinlerin yoluna dahil olabilesin.. Sevda da kemale götürür insanı. Olgunlaşmayı, pişmeyi gerektiriyor. O yolda bedel istiyor. O bedel de üç koşula bağlanıyor:
1- Sabır
2- Kazanabildiklerin ile yetinebilmek
3- Yiğitlik, yani kendine kötülük yapanları affedebilmek.
Nedir bunlar?
Bir öyküyle anlatalım: bir kişi kendisine sabrı, yetinmeyi ve yiğitliği gösterecek ve öğretecek birisini arıyordu. Sordu, soruşturdu. Ona, Bağdat’a gitmesini ve soruları cevaplandıracak birisi varsa onun da ermiş bir veli olan Hallac-ı Mansur adında birisinin olduğunu söyledi. Düştü yolara gündüz demedi, gece demedi yol aldı. Yorulmak nedir bilmedi. Sora sora Bağdat’a geldi. Hallac’ın hapiste olduğunu öğrendi, “En-el Hak” demişti ve bu suçtan dolayı idamına hüküm vermişlerdi.
Üç aylık yoldan geldiğini söyleyince Hallac-ı hapiste ziyaret etmesine izin verdiler. Hallac-a sordu:
-Sabır, yetinmek ve yiğitlik nedir? Cevap verdi:
-Ey oğul ! bunları anlatmaya bedel ödemek gerekir. İstersen anlatayım: “Bana hapiste sevenlerim yiyecek getirirler. Ama ben o yiyecekleri hiç yemedim. Çünkü, hapishanenin o kadar çok yoksulları var ki ağızlarına kuru ekmek düşmez ama bana kuru ekmek ve su veriyorlar. Ben onlarla yetiniyorum. Onun için o yiyeceklere hiç dokunmadan o zavallı yoksullara yediririm. Ben kanaat ederim..
Sabra gelince: Hallac-ı mansur ayağa kalktı ve kollarını iki yana açtı. Bileklerinde ki zincirleri kopardı. Sonra duvara işaret edince kalın duvar yarıldı ve oradan yol açıldı.
Hallac-ı mansur gözleri yuvalarından fırlamış olarak bakan adama döndü; “Evet sabır meselesine gelince ben Muhammed aşkına şu açılan duvardan kaçabilirim. Fakat kaçmıyorum çünkü, şeriatın yasaları beni anlamadı ve suçlu buldu. O suçumun bedeli olan idamı bekleyeceğim,” dedi ve devam etti:
“Yiğitliğe ve affetmeye gelince; bu çok önemli konu, bunu anlatabilmem için yarın bana gelmen gerekecek.”
Ertesi gün oldu adam erkenden koştu. Hallac-ı Mansur; bütün uzuvları kesilmiş darda kanlar içinde cansız yatıyordu. Feryat etmeye başladı. “Bu yüce veliyi niye doğradınız.” Üçüncü sırrı öğrenememişti. Hallaç niye bu kadar buna önemli demişti. Evine geldi. Üzüntüden uyudu. Rüyasında Hallaç karşısındaydı. Kendisini idama götüren kadıyla ulu divanda hesap veriyorlardı. Kadı suçlu bulundu ve cehenneme atılmaya mahkum edildi.
Hallac-ı Mansur sordu: “Rabbim! Benim makamım neresidir?
-Cennettir” diye cevap aldı. Hallaç niyaza durdu: “Rabbim ben cennette neylerim. Benim cennete girmeme vesile olan kadı cehennemde yanarken ben nasıl rahat ederim. Ben Resulullah’tan aldığım terbiye gereği ya ben de cehenneme girer veya şu kadıyla birlikte cennete gireriz. Bu niyazımı; Affını, sonsuz rahmetine ve yüce resul’unun ve Ehl-i Beyt’inin hürmetine diliyorum” dedi. Melekler duraladılar. Kararı ulu divanın sahibi yüce Allah verecekti. Karar verildi; kadı da Hallaç ile birlikte cennete gidecekti.
Resul-u Haşim’in hakkı hürmetine Hallaç onu bağışlamıştı. Hallaç adama döndü; “İşte yiğitlik bu” sözüne devamla; “Marifet kendine kötülük yapanı affedebilmektir.” dedi ve adam rüyasından uyandı. Üçüncü sırrı öğrenmişti.
Zor dedik ya. Muhammed ve Ali yolu nice Hallaç’lara yol olmuştur….
Acılardan, zorluklardan, sıkıntılardan geçmeyen ve bu bedeli ödemeyen nasıl olgunlaşa bilir ki? Bütün Peygamberlerin, velilerin acıları boşuna mıydı !
Erenler zehir getirin
Bal ile öldürmen beni
Bağrıma diken batırın
Gül ile öldürmen beni.
Yar diyerek yana yana
Can teslim ettik canana
En yakınım kıysın bana
El ile öldürmen beni
Hiçlik aleminde estim
Varlık sevdasını kestim
Yokluk benim eski dostum
Mal ile öldürmen beni
Bir aşktır düştü özüme
Yanarım kendi közüme
Leyla görünür gözüme
Çöl ile öldürmen beni
Duygular dönüştü söze
Yanık sevda işler öze
Dertli dertli vurup saza
Tel ile öldürmen beni
Hüdai’yim daldım gama
Saldı beni demden deme
Asın, kesin, yüzün ama
Dil ile öldürmen beni.
(Hüdai)
Evet yol çileli, Ummana dalmak bedel istiyor. O bedel bazen Hz. Hüseyin, bazen Hallac-ı Mansur, Bazen de Pir Sultan olmak istiyor. Olabiliyorsan gel beri…
Ummana sen de katıl.. “Bir”liğe katıl….Birlik hasretin sonu değil midir?
Ali Rıza UĞURLU
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı